Sam Raimi sağolsun Spider Man 2'den beri çizgi roman uyarlamalarının havası değişti, bir ciddiyet geldi. Gerçi hala Jon Favreau ve Michael Bay gibi adamlar sinemanın bu türünü baltalamaya devam ediyorlar (Iron Man iyi bir filmdi, ama Iron Man 2 bariz kötü bir film olduğu gibi, yapması gereken en kolay şeyi, seyirciyi eğlendirmeyi bile başaramıyordu. Daredevil'a ise hiç girmeyelim, teenage dönemlerimim favorisi olmasına rağmen neresinden tutarsanız tutun elde kalan bir film. Transformers'ları ciddiye alıp yorum bile yapmayacağım) ama en azından artık çizgi roman uyarlamalarına "gişesi garanti çıtır çerez blockbuster"lar gözüyle bakılmıyor. Ciddi bir uğraş, kaliteli senaryo ve hikayelerle çıkıyorlar karşımıza. Yeni gösterime giren THOR'da bunun örneklerinden biri.
Filme 0 bilgi, beklenti ile gittim. Tek düşüncem Natalie Portman'ın bu filmde oynamaktan büyük ihtimalle pişman olduğu ve başroldeki Chris Hemsworth'un ciddi anlamda kalas olduğuydu. Ama film beni şaşırttı. THOR öncelikle iyi yönetilmiş bir film. 3D'yi gözünüze bir şey sokmak için değil daha çok alan derinliği katmak için kullanıyor. Hal böyle olunca filmin samimiyeti artıyor. 3D'nin sırf maddi gelir için yapılmadığını anlıyorsunuz çünkü. 3D sayesinde Asgard'ın müthiş atmosferine derinden dalıyor, yönetmenin kadraj ve kamera hareketlerine, efekt ekibinin yaptığı şahane tasarımlara hayranlıkla bakıyorsunuz. Asgard ile Dünya arasında yapılan tüm yolculuklar baş döndürücü bir güzellikte yansıtılmış ekrana. Film bir efekt çorbası değil ve ilginçtir bu tür filmlerin aksine burada neye baktığınızı çok da iyi anlıyorsunuz. Hızlı bir kurgusu olmasına rağmen yönetmenlik o kadar ustaca ki, hiç bir kare boşa gitmiyor. Yönetmen Kenneth Branagh gayet estetik ama bir o kadar hızlı ve şatafatlı hareketlerle bilhassa Asgard'da imkanlarını sonuna kadar kullanıyor.
THOR'un bir diğer güçlü olduğu nokta oyunculukları. Dışarıdan cidden kalasa benzeyen Chris Hemsworth hakkında tek rahatsız edici şey Türk seyirciler için "Kıvanç Tatlıtuğ"a acayip derece de benzemesi. Bunun dışında Hemsworth şaşırtıcı derecede iyi oynuyor. Karakterin her türlü halini çok iyi ve içten yansıtabildiği gibi, alemin en güçlü adamından, "sempatik ve komik" adama kolaylıkla dönüşebiliyor. THOR için daha mükemmel bir seçim olamazmış. Her sahnesinde, her haliyle inandırıcı. Natalie Portman ise klasik "main girl"lerin aksine bir ağırlığı, duruşu olan Jane karakteriyle gayet iyi. Black Swan'la aldığı Oscar sonrası böyle bir süper kahraman filminde oynaması kimilerine göre garip gözükebilecek olsa da, Portman'ın kariyerine baktığımızda rol o kadar da sırıtmıyor. Üstelik filmin Oscar öncesi çekilmiş olduğu da önemli bir detay. Ama Portman'ın rolü neden kabul ettiği aşikar. Hulk veya Iron Man gibi filmlerin aksine Jane karakteri burada gerçekten sevilebilecek bir karakter. Hikaye içinde de önemli bir yere sahip ve en basidinden "süper kahraman" olmadan da yaşamına devam eden biri.
Filmin çuvalladığı yerler de var elbette, kötü karakterin çok bariz nedenlerle kötü olması ve biraz klişe kokması, ayrıca çok zayıf çizilmiş ve adeta birer karikatür olan yan karakterler gibi. Ama bu hem biraz filmin süresinden hem de filmin dayandığı çizgi romandan kaynaklandığı için pek de şikayet etmemek gerek. Çünkü THOR vaad ettiği eğlence ve efekt bombardımanı sonuna kadar sunarken bir yandan da iyi bir film olmayı becerebildiği için her halükarda sınıfı geçiyor.
80/100
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Nisan 2011 Cumartesi
26 Mart 2011 Cumartesi
30. İstanbul Film Festivali
Öncelikle söylemem gerekiyor ki bu senenin tanıtım afişi hayatımda gördüğüm en kötü grafik işlerden biri. Sırf gözlerimin bu işkenceye maruz kalmaması için bedavaya başka bir dizayn yapabilirdim! Keşke bu tarz şeyleri internette oylamaya sunsalar, neyse.
28 Şubat 2011 Pazartesi
83. Akademi Ödülleri Arkasından
Önce törenden bahsedelim. Bence gayet hoş ama sonlara doğru temposu düşen bir törendi. Anne Hathaway müthişti ama aynı şeyi "awkward" kelimesinin ete kemiğe bürünmüş hali olan James Franco için söyleyemeyeceğim. Çok abartılan biri bu adam. Suratında saçma bir alaycı gülüş var hep ve bu beni deli ediyor. 127 Hours'da sever gibi olmuştum ama dün akşam itibariyle gerçek Franco'yu tekrar hatırladık. Geçen senenin Baldwin / Martin fiyaskosundan sonra Hathaway ve Franco, töreni gençleştirdi kabul. Ama sanki bir ara (bilhassa girişte ve filmleri autotune'la müzikale çevirdikleri video da) bariz bir MTV Film Ödülleri dağıtılıyor havası yaşandı. Evet hepsi komikti, eğlenceliydi ama Akademi'nin o ağır başlılığına uymuyor hatta bu ağır başlılığı bu tarz yollardan kırmaya çalışmasıyla acınası duruyordu. Bunun dışında sonlara doğru cidden bir tempo sorunu var bu törenin. In Memoriam, Şarkı Adayları, Onur Ödülleri derken baya bir kopuyorsunuz törenden. Onları törenin ortasında izlemek çok daha verimli olur bence. Ve son olarak final. Ben hep en iyi filmi verip apar topar töreni bitirmelerine uyuz olurdum. Bu sene ilk defa bunu yapmadılar. Evet koro biraz klişeydi ama Anne Hathaway'in her nesil sinemayı tekrar keşfediyor lafının üstüne oldukça duygusal gitti. Hele bir de arkadan tüm kazananlar çıkınca...Harbiden bu tarz kapanışlar konusunda eksikleri vardı Oscarların. Bu sefer oldu. Seneye daha da iyi olur. Şimdi kazananlar ve kaybedenlere ve benim ödüller öncesi yaptığım tahminlere bakalım.
En İyi Film - The King's Speech
Tahminim: The Social Network / The King's Speech (çok eşit şansları var)
Evet alacağı çok barizdi. En İyi Kurgu ve Müzik, The Social Network'e gidince "acaba?" dedik ama yönetmeni Tom Hooper'a verdikleri an bu iş bitmişti aslında. Hak ediyor muydu? Sonuna kadar. The Social Network'u + 0.01 kadar daha çok seviyor olsam da The King's Speech gayet yerinde bir karardı. Ama ne yalan söyleyeyim biraz da "güvenli" bir karardı. Spielberg "kazanamayan 9 film Citizen Kane, The Grapes Of Wrath... gibi filmlerin yanına katılacak" dedi, haklıydı. The Social Network'ün The King's Speech'den çok daha fazla klasik olma potansiyeli var.
En İyi Yönetmen - Tom Hooper
Tahminim: Tom Hooper - The King's Speech
Pardon da bu adam dururken David Fincher biraz zor alırdı o ödülü. Çünkü bu sefer "güvenli" olan Fincher'ın kendisiydi. Tom Hooper son yılların en özenli işine imza atmıştı. The Social Network'ü çok sevsem de burada ödülü Fincher'a verseler kıyameti koparırdım. Kesinlikle hak eden aldı.
2 Şubat 2011 Çarşamba
The Social Network: Boşuna Kötülemeyin!
Geç kalmış bir yazı aslında bu. The Social Network'ü sinemalarda ilk izlediğim zaman yazmamıştım ama filmin her zaman arkasında durdum. Geçtiğimiz hafta The King's Speech'i izlememle beraber filmin Oscar yarışındaki durumundan ama daha da önemlisi kendi beğenimden şüphe ettim. Tüm bunlara bir açıklık getirmek üzere filmin başına bu akşam bir kez daha oturdum. Ve şunu söylemeliyim ki, boşuna kötülemeyin The Social Network müthiş bir film!
Aaron Sorkin'in 8 sayfa süren ve çekmesi 99 tekrar gerektiren ünlü ayrılma diyalogu ile başlayan film, kimilerini daha bu ilk sahnede kaybediyor. Belki de o kaybolanlar filmi bu yüzden beğenmiyorlar. Hayır bu hızlı diyalogu takip edemeyenlere aptal demiyorum ama günümüzde yaşanan ilişkilerin ve gençliğin durumunu ortaya koyması ve Zuckerberg'in karakterini tanıtması yüzünden "hızlı olması GEREKEN" bu sahneye "çok hızlı konuşuolar ya, hiç bişi anlamadım" demek, filmin ve senaristin amacını sorgulamak da harbiden aptallığa yakın bişi! Proje ilk peydah olduğu zaman herkes "Facebook filmi mi?" demiş ama projenin başına David Fincher geldiği zaman "olabilir tabi canım en azından Monopoly filmi kadar saçma bir fikir değil" diye direksiyon kırmıştı. Benim direksiyon kırışım Fincher'dan öte daha önce tv dünyasına yaptığı zeki katkılarla aklımda yer edinmiş Aaron Sorkin ismiydi. Sorkin'i bilenler bilir, kendisi televizyona bir kaç boy büyük gelir. Bu yüzden zekasını yansıtabileceği bir sinema filmi olması muhteşem bir şanstı. -Charlie Wilson's War'ı saymayalım- TSN'yi ilk izleyişinizde daha çok olay örgüsü ve diyalogu takip etme amacıyla izleyeceğiniz bir gerçek. Zaten klasik bir seyirci her ilk izleyiş de böyle yapmaz mı? İyi bir film, sonraki tekrar izlemelerinde ortaya çıkacak tadla belli olabilir bile diyebiliriz hatta.TSN'de bu kurala uyan, muazzam genişlikte bir film. İlk izleyişte yakalayamayacağınız bir ton detay, ipucu ve göndermeyle dolu. Ve her şeyi bilerek tekrar başına oturduğunuzda sizi bu sefer olay örgüsü ile değil karakter işlenişi, çözümlemesi gibi sinemasal detaylarla sarmalayan bir film. Tamam bu her iyi filmde olması gereken bir özellik, peki TSN'nin muhteşem olma sebebi ne?
The Social Network'ün muhteşem olmasının sebebi aslında Facebook'la yüzeysel bir bağı olması. Film aslında tamamen yeni milenyum gençlerinin psikolojik ve sosyal bir haritası. Mark Zuckerberg'in cebinde bizi milyar kere satın alabilecek para olabilir ama detaylı baktığınızda bizden ne farkı var? Film işlediği karakterlerin title'larıyla değil yaşadıkları ve içlerinde olduğu ruh halleriyle ilgilenen, onların düşündüklerini, hissettiklerini yansıtan bir boy aynası. Facebook'u kururken kim kimden çalmış değil derdi veya şu iyidir bu kötüdür diye parmak göstermek. Facebook maskesi altında çok iyi bir çözümleme yattığı için bu kadar iyi Sorkin'in senaryosu. Ve bu senaryonun önüne geçmeyecek şekilde tutarlı ama bir o kadar da değerli bir yönetmenlik ve oyuncu performansı barındırdığı için! Açgözlülük, obsesiflik, toyluk, asosyallik...David Fincher sizce telif hakları yüzünden mi "Facebook" ismini kullanmamış filmin isminde? Yoksa The Social Network (Sosyal Ağ)'de filmin anlamına yarışır bir şekilde derinlik ve çoğul anlam olduğu için mi? Filmi eleştirirken tüm bunları düşünmek, onların farkına varmak ve bunun bir Facebook kuruluş hikayesi ve Zuckerberg'in biyografisi olmadığını kabul etmiş bir şekilde eleştirmek gerekiyor. Çünkü aksi halde sadece muhteşem bir sinema örneğini kaçırmış olmuyor, üstüne bir de filmi anlamadığınız için hoş olmayan durumlara düşüyorlar.
96/100
31 Ocak 2011 Pazartesi
Love and Other Drugs: Sevişiyoruz ama niye?
Jake Gyllenhaal şüphesiz son dönemin en iyi genç yüzlerinden biri. Gerçi son zamanlarda Prince Of Persia diye ultra dandik bir blockbuster ile o da kötü yola düştü ama arada akıllı projeler seçebiliyor. Anne Hathaway ise Hugolina'ya benzeyen tipini saymazsanız yaptığı seçimlerle iyice rayına oturtmaya başladı kariyerini. Hazır Jake kaslanmışken, Anne da kendini ispatlamaya çalışırken bu ikisini son yılların en cesur romantik komedilerinden birinde başrole koymanın sakıncası yok elbette. Love and Other Drugs, alışagelmiş bir romantik komedi değil, içerdiği "cesur" sahnelerle ve yaptığı "cesur" seçimlerle türdaşlarından sıyrılıyor. Ama orjinal olmaya çalışmak her zaman iyi bir sonuç doğurmuyor.
1996 yılında geçen filmimiz ilaç satışcısı Jamie ile parkinson hastası Annie'nin tensel bir ilişkiden romantizime doğru kaymalarını anlatıyor. Anlatıyor da, bu hikaye filmde kağıt üstünde durduğu kadar ilginç durmuyor maalesef. Gereksiz iticilikteki yan karakterler, sıkıcı bir senaryo ve karakterlerin sığlığı filmin içine girmenizi engellediği gibi, karakterlerin finale doğru yaşadığı değişimler size pek bir mantıklı gelmiyor. Ortaya elindeki malzemeleri hiç hak etmeyen bir film olarak çıkıyor. İlaç sektöründe devrim niteliğinde sayılan Viagra'nın filme neredeyse hiç bir katkısı olmuyor veya Anne Hathaway'in hastalığının...Ama gelin görün ki bu iki malzeme filmin neredeyse ana damarını oluşturuyorlar. Filmin elindekilerle gidebileceği onlarca yol varken, o tutup en klişe yolu seçiyor, üstüne bir de "otobüsü durdurup, kıza aşkını ilan etme" sahnesi ekleyip ağzınızda bayat bir tat bırakıyor.Hani "şu yönetmen çekse bambaşka bir film olurdu bu" gibisinden yazılar vardır ya, bu film üstüne o tarz bir kitap yazılır ve ortaya çıkacak her film bundan iyi olur.
Love and Other Drugs, bolca çıplaklıktan başka birşey beklememeniz gereken bir film. Anne Hathaway'in göğüslerini, Jake Gyllenhaal'ın poposunu merak ediyorsanız nette bu sahneleri izleme olanağınız varken filmin tamamını bitirmeye bile gerek yok.
55/100
30 Ocak 2011 Pazar
Red Riding Trilogy: Bu Kuzey'in Çivisi Çıkmış
Red Riding, 9 yıla yayılan ve farklı karakterler aracılığı ile anlatılan bir "İngilizlerin ciğeri çürümüş" hikayesi. Her film farklı yıllarda geçiyor. 1974, 1980, 1983. Hepsi aynı çevrede (Kuzey Bölgesi) benzer suçlarla ilgileniyor. Her filmde farklı bir karakter (gazeteci, polis, avukat) İngiltre'nin çürümüş iç işlerine, derin devlet (bu kavram bize özgü değil, değil mi? :)) kavramına ve yozlaşan topluma ışık tutuyor. Bu yüzden aslında cesur bir proje. Çünkü filmde anlatılan bazı olaylar İngiltre'nin gerçek tarihindeki olaylarla paralellik taşıyor. Ve sisteme getirilen eleştiri yine adamların kendileri tarafından getiriliyor. Bunun bizim ülkemizde olmasını düşünemiyorum bile. Biz ancak Kurtlar Vadisi gibi bir proje ile izin verildiği kadarı ile ve lafı geveleyerek bir şeyler yapmaya çalışırken Red Riding, İngiliz halkını kendi güvenlerini sorgulayacak kadar derine götürüyor izleyicisini.
Yine de serinin final filmi olan 1983, oldukça yavan ve tatmin edicilikten uzak bir final yapıyor. Bu da en büyük eksisi. İyi çekilmiş ve oynanmış cesur bir serinin finalinde seyirciye her ne kadar ufak bir umut aşılansa da cezalandırılanın sadece bir birey olup, sisteme dair hiç bir kapanış sunmaması insanın canını sıkan önemli bir detay. Belki bu İngiltre'de bazı şeylerin hala değişmemesinden kaynaklanıyor olabilir ama Red Riding'in bir belgesel olmaması bu bahaneyi de ortadan kaldırıyor.
İngiliz dramalarının ve tv filmlerinin kalitesi bellidir. Az ama öz bölüm çeken dizileri, böyle starlar geçidi filmleri filan ünlüdür. Red Riding de bu furyanın iyi bir örneği. Kesinlikle iyi bir seri ama "unutulmaz" olmanın kıyısından yaptığı o başıboş finalle dönüyor.
Red Riding Trilogy
1974 - 78/100
1980 - 75/100
1983 - 60/100
The King's Speech: Long Live The King
Tom Hooper'ın yönettiği The King's Speech, İngiliz kralı 6. George'un hayatının dönüm noktasına odaklanan bir drama. İkinci Dünya Savaşı arifesinde hiç hazır olmadığı bir krallık ünvanının üstüne kalmasıyla beraber hayatı boyunca ona köstek olmuş konuşma zorluğuyla da başa çıkmak zorunda kalan George'un tek isteği halkına yakışır bir şekilde seslenebilmek.
Konusu itibariyle tam akademinin seveceği tarzdan bir film TKS. Baş karakterinin fiziksel bir zorluğu yenmeye çalıştığı bir biyografi. Üstelik İngiliz yapımı. Peki TKS'yi iyi bir İngiliz filminden Yılın En İyilerinden birine dönüştüren şeyler nedir?
Colin Firth'ün ödülü şimdiden kesin, konuşmasını ona göre hazırlasa iyi olur. Çünkü aktörün 6. George'u tam da olması gerektiği gibi. Yeri geldiğinde mesafeli, yeri geldiğinde sıcak kanlı. Cümleleri kurarken her takıldığı yer insanın yüreğini sıkıştıracak kadar gerçekçi. Ve en önemlisi bir kral'dan daha çok "common man" diyebileceğimiz Bertie'yi öne çıkarıyor. Karakter istediği kadar red etse de Firth aslında daha çok Bertie'yi oynadığı için bu kadar iyi. Çünkü Bertie çok zengin bir karakter. Sadece diyaloglarla verilmesine rağmen geçmişi, karakteri o kadar güçlü ve etkileyici ki. Bu kadar sağlam bir malzeme Firth'in elinde bir oyunculuk dersine dönüşüyor.
Hiç sevmediğim ve kesinlikle bu yüzyıla ait olmadığını düşündüğüm Helena Bonham Carter ise filmin bir diğer yıldızı. Harbiden hiç sevmem bu hatunu çünkü son yıllarda abartılı ne rol varsa oynamış, bağıran performanslar sergilemiştir. TKS, Carter'ın özüne döndüğü ve sessiz sakin oynadığında nasılda keyifle izlenildiğini hatırlatan bir film. Carter'ın makyaj ve diğer öğelerle dönüştüğü değil yaşadığı bir rol.
Ve tabiki de efsanevi Geoffrey Rush. Adamın rolünü değerlendirmek adına söylenebilecek herşeyi aslında Cambelboy söylemişti, üstüne bir şey eklemeden olduğu gibi altına imzamı atıyorum. "Logue karakterine inanılmaz bir sıcaklık var kavrayan... ve sadece bir sidekick değil. Çok iyi yazılmış bir figür." Rush'un Yardımcı Oyuncu olarak aday gösterilmesi sadece ekrandaki süresinden kaynaklıyor. Yoksa Firth ve Bonham'ın kadar Rush'ın da filmi bu.
TKS'nin güçlü oyunculukları ve ders niteliğinde bir senaryosu var ama onu benzer biyografilerden farklılaştıran tamamen yönetmenliği. Konu bilhassa kraliyet ailesi mensupları olunca iyi performanslar, güçlü dramatik kurgular ve diyaloglar görmeye alıştık ama bu kadar yenilikçi bir yönetmenlik görmek! İstanbul Film Festivalin'de gösterildiği zaman nefret ettiğim Xavier Dolan'ın "Annemi Öldürdüm" diye bir filmi vardı. Filmin tek sevdiğim yönü bu 20 yaşındaki çocuğun kamerasını nereye nasıl koyacağını ve genel sinematografik kuralları nasıl eğip bükeceğini bilmesiydi. TKS, sanki bu 20 yaşındaki çocuk tarafından yönetilmiş gibi. Bir İngiliz filmi için olağandışı kadraj ve lens tercihleri var. Hooper filminin geçtiği klasik mimariye aldanmadan müthiş modern kadrajlar çıkarıyor her karede. Ve işte bu yüzden Şubat'ın sonunda ödülü Fincher'ın elinden kapması çok muhtemel. The King's Speech Hooper'ın elinde sadece senaryosu ve oyunculuklarıyla değil, özenli kadrajları ve kamerasıyla da mükemmel bir modern sinema örneği olup çıkıyor.
96/100
83. Akademi Ödülleri - Adaylar & Tahminler
Geç bile kaldım aslında ama adayların büyük bir kısmını görme imkanını ancak bu sömestır'da yakalayabildim. Lafı uzatmadan bu senenin adaylarına, benim tercihlerime bir göz atalım.
4 Ocak 2011 Salı
Barbra: American Rose with an American Beauty Nose!
1,5-2 yıl kadar önce...A Love Story filan var ya, müziği 1 Liracılarda satılan müzik kutularında bile kullanılan hani, onu izleyeceğim baktım senkron sorunu var verdim yolu. Canım da nasıl böyle eski, romantik birşeyler izlemek istiyor. The Way We Were diye birşey buldum. Baktım Sydney Pollack yönetmiş. Dedim dur şuna bir bakalım. İşte Barbra Streisand denilen hatunla (yazının devamında kısaca tanrıça diyeceğiz...) böyle tanıştım. Böyle bir güzellik olur mu ya?! Sanırsın 1970lerde filan yaşayan bir teenage'im, wet dreamlerimi süsleyecek hatun! Benim için bir Miranda Kerr bir Evan Rachel Wood oldu çıktı. Koskoca 60 yaşındaki kadına vuruldum. Tabi o zamanlar 30unda filan sanıyorum ki. Bir de benim var böyle garipliklerim mesela Sissy Spacek ve Maggie Smith'e bildiğin abayı yakmış bir insanımdır ben, anneanne filan demem basarım nikahı, öyle sapık bir tarafım da var yani, o yüzden şaşırtıcı değil bunların hiç biri.
22 Aralık 2010 Çarşamba
Black Swan: Metamorfoz'un böylesi...
Aylardır beklediğimiz bir film, Pi, Reqiuem For A Dream, The Fountain, The Wrestler gibi filmlerin yönetmeni Darren Aranofsky'ın Black Swan'ı. Eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanan film geçtiğimiz günlerde DVDScreener versiyonuyla internete düştü de biz de 25 Şubat'ı beklemekten kurtulduk.
21 Aralık 2010 Salı
2010 Retrospektif: Sinema'da En İyiler
2010'un en iyisi The Social Network'tü. Kimileri "abartıyorsunuz, iyi ama o kadar da değil" dedi ama öyleydi. Aaron Sorkin'in zeka fışkıran diyalogları ve senaryosu Fincher'ın bu sefer sakin ve olgun kamerasıyla buluşunca ortaya muhteşem bir film çıktı. Alternatif okumalara açık, zengin bir filmdi. Oyuncuları şahaneydi. Jesse Eisenberg, Justin Timberlake gibi isimler parlarken Andrew Garfield filmi alıp götürüyordu. 27 Şubat gecesi bu adamların sahneye çıkıp En İyi Film, En İyi Senaryo ödüllerini aldığını görünce şaşırmayın.
Yılın diğer en iyi filmi ödül sezonunun en iyi indie'si olan Winter's Bone'du. Jennifer Lawrance'ın kendinden çok büyük bir performans verdiği film karakterleri, hikayesi, dingin müzikleri ama en önemlisi çok güçlü atmosferiyle öne çıkıyordu. Sundance Film Festivalinde Büyük Jüri Ödülünü alan film Oscar için de iddialı. Öyle ki Lawrance'in Oscar'a uzanması için önünde sadece Annette Bening var. The Social Network olmasaydı bu yılın favorisi olurdu, çünkü iyi bir filmde arayabileceğiniz herşeye fazlasıyla sahipti.
19 Aralık 2010 Pazar
2010 Retrospektif: Aktör & Aktrisler
2010 retrospektif'ine yıla iyi, kötü damgasını vuran oyuncularla devam ediyoruz...
Jennifer Lawrence ilk başrolü olan Winter's Bone'da harikalar yarattı. Karakteri gibi tüm filmi sırtlayıp, izleyen herkesin ağzını açık bıraktı. Bu ödül sezonunda toplamadığı ödül kalmadı, herkesin favorisi olarak her listede yer edindi. Belki En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar alması biraz zor ama adaylığı şimdiden kesin. Bu harikalar yaratan kızı önümüzdeki sene Jodie Foster'ın yönettiği The Beaver'da Mel Gibson ile beraber izleyeceğiz. Daha sonra da yeni X-Men filminde Mystique'i oynayacak.
Jennifer Lawrence ilk başrolü olan Winter's Bone'da harikalar yarattı. Karakteri gibi tüm filmi sırtlayıp, izleyen herkesin ağzını açık bıraktı. Bu ödül sezonunda toplamadığı ödül kalmadı, herkesin favorisi olarak her listede yer edindi. Belki En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar alması biraz zor ama adaylığı şimdiden kesin. Bu harikalar yaratan kızı önümüzdeki sene Jodie Foster'ın yönettiği The Beaver'da Mel Gibson ile beraber izleyeceğiz. Daha sonra da yeni X-Men filminde Mystique'i oynayacak.
18 Aralık 2010 Cumartesi
2010 Retrospektif: Sinema'da En Kötüler
Yıl sonuna iyice yaklaşmışken, 2010'un benim için "en"lerini yazacağım bir kaç entry olacak. İşe en boktanlarıyla başlayıp, aradan çıkaralım. İşte 2010 filmleri arasında benim için en berbat olanları.
Onur Ünlü'nün Beş Şehir filmi, hayatımda gördüğüm en anlamsız şeydi. Festivalde salondaki herkesin nefret etmesini beklerken neredeyse ayakta alkışlanacağını görünce sınıf arkadaşlarımla sıkı bir oha çektik. Bizim jenarasyonumuz mu kıtdı yoksa "anlamadığı şeyi alkışlayan" guruh mu dolduruyordu salonu veya kafalar mı iyiydi bilemem ama film bana kalırsa harbiden gözlerimin maruz kaldığı en kötü şeydi.
The Kids Are All Right: Geniş Aile!
Bir aile düşünün. Bu ailede bir baba yok, lezbiyen bir çift yıllar önce aynı adamın spermleriyle 2 çocuk dünyaya getirmişler. Çocuklardan biri 18, diğeri 15 yaşında. Annelerden biri doktor, diğeri ise "ne iş yapıyorsunuz" sorusuna hala sıkılarak cevap veren özgür ruhlu biri. Büyük olan kız liseyi bitirmiş, üniversite için evden ayrılmaya hazırlanıyor. 15 yaşındaki oğul ise "takılıyor". Klasik bir aile draması için yeteri kadar malzeme var. Bunun üstüne bir de resme yıllar önce spermini bağışlayarak bu iki çocuğun dünyaya gelmesine "katkıda bulunmuş" başı boş bir "baba" figürü giriyor!
26 Ekim 2010 Salı
Inception: 528491
Ego tavan yapınca herkesin beğendiği şeyleri de beğenmeyen biri olup çıkıyorsunuz. Ama beğenmeme nedeni olarak da hiç bir zaman "millet beğendi çünkü" diyip kesemiyorsunuz çünkü daha mantıklı sebepler sıralayabiliyorsunuz. Bu yüzden ben asla "herkes severse, ben sevmem" biri olmadım. Olduğumu sananlar var, tın!
![]() |
| MindFuck! |
Mesela en son beğenmediğim birşey, Inception denilen filmdi. Nolan'ın zekasını bir sinemacı adayı olarak takdir edebiliyorum ama Inception son yılların en abartılan filmlerinden biriydi bana göre. Beni "filmi anlamamakla" suçlayanlar oldu çoğu zaman, he anlamadım yarısını ama anlayanlardan bir adım geride geldiğimden değil, filmi anlamaya çalışmadığım için. Niye? Çünkü o kadar zihin aktivitesini yapacak ve "hadi gel tartışalım, filmin sonunda düştü mü düşmedi mi" diye muhabbet edecek kadar umursamadım hiç bir zaman filmi. Benim bir filmi anlamaya çalışmam için öncelikle umursamam gerekiyor. Inception da bende maalesef bunu uyandıramadı. İlk 20 dakikasında ben çoktan kopmuştum filmden, sonra tüm filmi bir kitabın salt resimlerine bakan insanlar gibi izledim. Hatta belki de bu yüzdendir ilk defa bir sinema salonundan başım ağrımış olarak çıktım. Hans Zimmer imzalı o müzikler arada kaydadeğer 2-3 nota barındırsa da benim için geneli "kafa s.kici" olarak tanımlanabilecek bir işti mesela.
Hani yine de kapalı değilim filme karşı, çıksın Bluray'i sakin kafayla bir kez daha oturup izlerim. Ama öyle "abawww, yüzyılın sinema olayı olmuş bu" diyeceğimi sanmıyorum. Batman Begins'in The Dark Knight'dan 10 gömlek üstün olduğunu savunan biriyim ben. O yüzden kendimi şaşırtmadım bu Inception konusunda.
O yüzden bana "sen de seviosun aslında ama herkes sevdiği için söylemiyorsun, cool olmaya çalışıyorsun" ayaklarıyla gelmeyin. Herkesin sevdiği bir diğer film olan Avatar'la sinema salonlarında 6 kere buluştum ben! O n'oluo?
25 Ekim 2010 Pazartesi
Paranormal Activity 2: E sıçamadım ama ben!
![]() |
| Alp korkma lan bişi yok fotoda :P |
Bu Paranormal de o korkularıma oynadığından benim bünyede baya zor temizlediğim hasarlara yol açtı. Çünkü film korkutucu olmamasına rağmen, gece yatakta tek başıma uyurken "ya arkamı döndüğümde birisi adımı söylerse" diye kendi kendime gaz veriyordum. İlginç bir bilgi ben evde yalnızken hapşurmaktan da korkarım, gaipten bir ses "çok yaşa" diyecek diye. Amk! Bak şu anda resmen tırsmış durumdayım!!! Ben bi de küçükkene hep dua ederdim, önce bi bilgisayarım olsun diye, sonra da "Allahım ne zaman korkmayacağım ya ben Freddy'den, BeetleJuice'dan" diye. Şükür ki ikisi de kabul oldu, ne zaman oldu hatırlamıyorum ama son 10 yıldır bi boktan korkmaz oldum. Hatta ruh çağırma seansına bile katıldım! -o da başka bi yazı konusu olsun-
Beni son 10 yıldır tek korkutan bu film olunca, devam filmine beynimde verdim gazı verdim gazı. Gören ben çektim sanır. Her eleştiriyi okuyorum, millet diyor "ilkinden bile korkunç ve iyi" filan. Aha dedim bu sefer artık İstanbul'dayım ve tek başıma yaşıyorum, akşama iyice bi sıçıcam.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















